‘Ahlak, Kaydırmalı Bir Çekimdir’_ Alpaslan Paşaoğlu-Faysal Soysal ile Röportaj

Faysal Soysal ile Söyleşi: “Ahlak, Kaydırmalı Bir Çekimdir”

Üç Yol‘dan (2013) sonra gelen ikinci uzun metraj filmi Ceviz Ağacı (2020) ile beğeni kazanan şair ve yönetmen Faysal Soysal ile sinema, edebiyat, şiir ve yeni filmi üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sinema yüksek lisansınızı Tahran Sanat Üniversitesi’nde yaptınız. Şiirle kurduğu ilişkiyle, akan planlarıyla ve derin anlatımıyla apayrı bir yerde duran İran sinemasının ve yüksek lisans deneyiminizin sinemanızdaki izleri nelerdir?

İlk kısa filmimi İran’da çektim: Yasak Rüya. Ortasından ayrılmış perdede iki ayrı hikâyenin aynı anda akışı ile başlıyor ve başrolün uyanması ile iki perde birleşip bildiğimiz klasik tek perdeli akışa dönüyordu. Otomatik Portakal filmine göndermeler içerdiği için de Bethooven’ın 9. Senfoni’sini duyuyorduk arka planda. Bu filmle ilgili arkadaşlarımdan tepki aldığımı hatırlıyorum. İran’da master yapan biri olarak neden onların minimal, sade anlatımı yerine bu tarzı seçiyorum, gerçeküstü bir biçim ve yerel İran müziği dururken klasik müzik kullanıyorum diye. İran sinemasını çok severim, doğru ama aynı şekilde Yeni Dalga Fransız sinemasına da bayılırım. Fakat kendimi biçim olarak nedense daha çok Rus sinemasına yakın hissetmişimdir hep. Bu sebeple İran sinemasında Bahram Beyzai’yi saymazsak mizanseni ve biçimini kendi sinema dilime yakın gördüğüm çok fazla yönetmen yok aslında. İran sinemasının özü söz konusu olduğunda ise çok fazla benzerlik var filmlerimde. Sonuçta aynı kültür coğrafyasındanız. Aynı şairleri zevkle okuyor, aynı müziği zevkle dinliyorum. Filmlerimdeki hayata bakış açısı bazı prensipler dışında aslında birçok İranlı yönetmenle benzerlik içeriyor. Bu konuda hem Batı hem de Rus aklından ayrı düştüğümü söyleyebilirim. Şiirin etkisinden kopamayan bir Doğu aklıyla hayata umutla bakan, ölüme ya da şimdinin sonrasına da inanan, bizim dışımızda büyük bir gücün hesabı ve hayatı yönettiğine dair bir bilincin izlerini taşıyan ortak bir dünya görüşü bu sanırım.

Eski bir söyleşinizde “Kameranın hareket etmesi aslında Tanrı’nın da varlığını gösteren bir şeydir.” diyorsunuz. Sinemanızda sinematografinin, plan-sekansların inşasına dair neler söylersiniz?

Evet, nerede söylediğimi hatırlamıyorum ama bu yukarıdaki ifadelerimi de destekler mahiyette. Yani aslında bizim dışımızda bizi izleyen, hareketlerimize, hesaplarımıza ve hallerimize bazen gülen bazen kızan bazen de anlam veremeyip şaşıran bir güç var. İşte kamera bir nesnenin üzerinden aktığı vakit ortaya çıkan, bu gizli gücün etkisidir. Kamera aktığında aslında ilk oluşan şey zamandır. Yirmi dört kare sonra bir saniye var olur ve hiçbir insan, yönetmen dahi buna ne sahip olabilir ne de bunu geri alabilir. Bu zaman mefhumu bizim ölümlü olduğumuza, yaşlandığımıza işaret ettiği gibi büyük bir gücün, hiç ölmeyecek bir varlığın oluşuna işaret eder. O varlığın bizi izlediğini hissettiğimizde bazen korkar bazen de güven duyarız. Yönetmen de kamerasıyla Tanrı’ya özenmekte ve izlemek istemektedir her şeyi ama bir farkla ki sadece izlemekle yetinmeyip başkalarına, seyirciye de ihtiyaç duyduğu için göstermek de isteyen, izleten de bir varlıktır.

Godard’ın meşhur bir lafı vardır: “Bir kamera kaydırması benim için eninde sonunda ahlaki bir meseledir.” Biraz farklı da olsa Luc Moullet’dan da bu konu ile ilgili çok ilginç bir şey okudum yakın zamanda. O da “Ahlak, kaydırmalı bir çekimdir.”diyordu. Buradaki en büyük espri her yaptığımız kesmenin aslında bir yanıltma, var olanın dışında başka bir şey anlatma, saptırma anlamı taşıdığı. Bu sebeple yanıltmanın ve yalanın olduğu ya da bir menfaatin gözetildiği her ortamda ister istemez ahlak ile bir ilişki ortaya çıkar. Tabii, bu uzun kaydırmalı planlarla ahlaksızlık yapılamayacağı anlamına gelmez. Uzun çekimler yani sekans-plan formu; algıda süreklilik ve doğruluk sağlama, hakikate yaklaşma bakımından bir ayrıcalık taşır. Tarkovski’nin bu formu tercih etmesindeki en büyük sebep de Stalin ve Lenin dönemindeki montaj temelli sinemanın angajman ve spekülasyonu hedefleyerek seyirciyi saptırması ve yanıltmasıdır. Kapitalizm Tarkovski, Bela Tarr, Godard gibi yönetmenlerin bu biçimlerini rahatlıkla tüketemediği için ve TV dizilerinde rayting almadığı için bile isteye bu formun yaygınlaşmasını istemiyor tabii. Burası bahse değer.

Üç Yol filminde şiir yazan Bünyamin’in Faysal Soysal ile pek çok ortak noktası olduğunu biliyoruz. Peki Ceviz Ağacı‘ndaki Hayati sizden neler taşıyor?

Haklısınız, Bünyamin’in abisi ile ilişkisi dışında serüven bakımından şair Faysal ile birçok ortak noktadan bahsedilebilir. Hatta orada Bünyamin’in şiirleri, sözleri de bilinçaltında Faysal’a ait. Ceviz Ağacı’ndaki Hayati’yi ise kendimden ayrı görüyorum. Şiir ve sanat üzerine okumalarım sürecinde beni en çok etkileyen karakterlerin ortak özelliklerine baktığımda, yani Raskolnikov’a, Gregor Samsa’ya, Selim Işık’a, Budala Mişkin’e ve çevremde yaşayıp da en çok sevdiğim sanatçı ve yazarlara baktığımda hepsinde ortak olarak bazı şeyler gördüm. Bunlar Ceviz Ağacı’ndaki Hayati’nin en çok öne çıkan özellikleri oldu. Zayıf, naif, tarih ve geçmişiyle yaralı, kalabalık ve neşeli bir resimde istenmeyen bir fazlalık… Ama gerçekte o olmadan birçok resmin ve eserin anlamından ve değerinden kaybettiği bir fazlalık. Zayıflar, yetimler, fakirler ve çaresizler olmazsa bu dünyada hiç bitmeyecek gibi büyük bir hırsla birbirimizi yok etme yarışına girmez miydik? Hayati’nin özelliklerinin bir kısmının bende de olduğunu söylemek mümkün ama çoğunun var olduğunu iddia etmek kibirlilik ve kendini beğenmişlik olur.

Üç Yol ve Ceviz Ağacı rüya ve imgeler içeriyor. Bu yönden ortak bir dil söz konusu. Aynı zamanda bir intihar vakasından etkilenen Üç Yol‘da Zrinka, Ceviz Ağacı‘nda da Hayati karakterleri filmlerin odağında. Bu ortaklıkları nasıl yorumlamalıyız?

Sinema üzerine düşünen, bir şeyler yazmaya niyet eden birinin yolu mutlaka rüya ve şiir ile kesişir. İnsanoğlu aslında geçmişe ya da zamana tutsak bir varlık. Öncenin birikimi, yoğunluğu olmadan şimdiye dair bir şey üretmek mümkün değil. Sinema ya da benim daha çok film sanatı olarak adlandırmayı tercih ettiğim sanat ise da çok yeni bir fenomen. Form, biçim dediğimiz şey zamandan ve tarihten bağımsız değildir. Hatta sinema tarihi ya da şiir tarihi dediğimizde bir anlamda biçimlerin tarihine işaret ederiz. İlk insanın varoluşundan beri tartışılan konular öz olarak benzerdir ama biçim ve anlatım tarzlarında sürekli zamana bağlı olarak değişimler olur. Bu sebeple film sanatının var olması kendinden önceki sanatlardan biriyle ya da birkaçıyla biçim düzeyinde ilişki kurmasıyla mümkün olur. Bu sanatların başında da kanaatimce en etkili olanı şiirdir. Tabii ki onun resimle, müzikle, mimari ile ilişkisi de var ama bu ilişki daha sığ bence. Bir filmde aklın ve zihnin verileri ile tam olarak açıklayamadığımız bir sahne ya da duygu ile karşılaştığımızda -ki bu çok fazla başımıza gelir-, bunu tanımlamaya çalışırken resimsel, ya da mimari demeyiz şiirsel deyip işin içinden çıkmaya çalışırız. Şüphesiz şiir de tanımlamakta çok aciz kaldığımız bir olay. Şiiri de film sahnesinde olduğu gibi en çok rüyaya benzetir birçok şair ve eleştirmen. Buradan bakıldığında benim film dünyama şiir ve rüya ister istemez girmiş oluyor. Bazen bunlardan kaçtığım, klasik anlatım yollarına başvurduğum da olmuyor değil ama ne yapsam da yine kendimi böyle bir gerçek üstü ortamın içinde buluyorum iş ciddiye bindiğinde.

İradenin bir mesele olarak ele alındığı ve benzer özellikler de taşıdığını düşündüğüm Yazgı (2001) filmindeki Musa (Serdar Orçin), işlemediği halde kendisine yüklenen suçu tepkisiz kabul ederken, filminiz Ceviz Ağacı‘ndaki Hayati (Serdar Orçin) yine işlemediği bir suçu tepkisiz kalmamak adına üstleniyor. Altın Koza’da Hayati rolü ile En İyi Oyuncu ödülünü alan Serdar Orçin ile bir araya gelme ve çalışma sürecinizden, hem de irade meselesini ele alma kararınızın nasıl oluştuğundan bahseder misiniz?

Serdar’ın oyunculuğunu hep beğeniyordum zaten. Borç filminin İstanbul gösteriminden sonra onu tebrik ettim ve vakti olursa senaryomu okutmak istediğimi söyledim. O sırada Fatih-Mehmet dizisindeydi. Vakti olacağını tahmin etmiyordum ama dizinin yayından kalkacağını, bir iki haftaya dönüş yapabileceğini söyledi. Okuduktan hemen sonra beni aradı ve buluşmak istediğini söyledi. Senaryoyu çok beğenmesi ve istekli olması hoşuma gitti. Başka oyuncularla da deneme çekimleri yapıyordum o sırada. Benimle de yapabilirsin dedi. Onunla yaptığımız deneme çekimi sonunda Hayati’ye çok yakıştığını gördüm ve beraber yola çıktık. İrade meselesine gelince. Camus’yü çok severim. Bütün romanları üzerine bir tez çalışması da yapmıştım Bilim Sanat Vakfı’ndaki öğrencilik zamanlarımda. Meursault karakteri ile Hayati arasında da çoğu zaman benzerlikler kurdum ama hem Yazgı filminde hem de Avrupa ve Türk sinemasında çok fazla benzer karakter gördüğüm için ondan uzaklaşmaya karar verdim. Benzer irade/sizlik problemini taşımasına rağmen bunu daha büyük bir varoluş problemine yani özel bir sebebe bağlamak istedim. Camus’nün yaptığı ise sebepsizliğe bağlamak. Bir dönem için özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra umudunu kaybetmiş Batı aklı için çok mantıklı etkileyici bir nokta; sebepsizlik. Varoluşçulardan daha samimi bulurum Absurdite/Saçma felsefesini ama ilk girişte de söylediğim gibi kendimi Doğu aklına yani umuda yakın görüyorum. Trajediyi de anlatsam umutluyum sonuçta. O yüzden geç de olsa, bütün günahlar ve hatalara rağmen sonuçta küçük bir irade bile gösteren ve insanlık adına bir şey yapmaya niyet etmiş her karakteri daha çok seviyorum. Diğerini de bir zamanlar çok sevdim ve tuttum ama şu an belki de yaşın etkisiyle bu anlayışı maalesef bencil buluyorum.

Hayati’nin Kafkaesk bir üslupla Gregor Samsa gibi dönüşümünü izlediğimiz filmde Raskolnikov vari bir cinayet hadisesinin içerisinde yer alması edebiyat karakterlerinden beslendiğinizi gösteriyor gibi?

Evet. Edebiyat ve şiir ve benim sinema ile ilişkimin en önemli duraklarından. Görsel anlamda resmi de çok önemserim. Ne kadar yol alsa da film sanatının şiir kadar ölümsüz ve mükemmel eserler ortaya koyabileceğine ya da film karakterlerinin roman karakterleri kadar çok boyutlu ve etkileyici olabileceklerine inanmıyorum ama buralardan beslenerek, resimden ve müzikten de ayrıca nasibini alarak kendi başına müstakil bir sanat olabileceğine de inancım var. Bunun örneklerini başaran şair yönetmenler var çünkü. Ama ruhunda sanatçı mayası olmayan ve teknik olarak bir başarı gösterse de bu işe bir meslek olarak bakan yönetmenlerin eserleri bir tüketim malzemesinden öteye geçmez diye düşünüyorum. Üç Yol’da tamamen şiir ve onun kardeşi olan rüya üzerinden yol almaya çalıştım. Ceviz Ağacı’nda ise dediğiniz gibi en çok etkilendiğim romanların kahramanları var. Suç ve Ceza’nın, Budala’nın, Yer Altından Notlar’ın, Dönüşüm’ün, Tutunamayanlar‘ın, Korkuyu Beklerkenve Tehlikeli Oyunlar’ın, Sonsuzluğa Nokta’nın, Heba’nın, Kör Baykuş’un, Matmazel Noralya’nın Koltuğu’nun… Saymakla bitmez ki.

Ceviz Ağacı‘nda iki uçlu bir “şiddet” meselesi var. Film bir yandan kadına şiddetin altını çizerken diğer yandan Hayati karakteri üzerinden erkeğe yönelik psikolojik, toplumsal şiddeti görünür kılıyor. Sinemanın şiirsel yanı kadar sosyal gücünü de önemsediğinizi söyleyebilir miyiz?

Tabii ki. Ama benim için şahsi ve kişisel olan her zaman daha değerlidir. Sanat eserleri özel ve biricik bir şahsın ruhundaki kavgalardan çıkarak şahsilik boyutunu aşıp genelleşir ve her bir insan için özel bir sese ve renge kavuşur. Eliot’ın edebiyat üzerine denemeler kitabında “Şiirin Toplumsal Görevi” diye bir makalesi var. Filmin de toplumsal görevi buradan okunabilir. Her ne kadar çok fazla kişi ile bu durum ortaya çıkıyorsa da onu esas var eden yönetmen. Bunu sipariş üzerine ya da toplumsal/ideolojik/dini bir amaca hizmet etmesi için yapması bizzat sanat eserinin varlığıyla çelişir. Öncelikli olarak tek bir insana dokunabilmek, onun kendi yarasını fark etmesini sağlamak benim için daha önemli. “Aaa ben yaralıymışım yahu… o kadar da güllük gülistanlık değilmiş hayatım/ız.” dedirtmek önemli. Çoğunluğun sesini yakalamak, çoğunluğun yarasına merhem olmak bir nevi ucuz kahramanlık. Samimi olursak da başkalarını kandırmak aslında. Böyle bir sosyal güce inanmıyorum. Tv ya da gişe filmlerinin böyle bir inancı var ama bunu çoğu zaman sırf para için yaptıkları ortada.

Şiddet meselesine gelince ben filmimde kadın, erkek fark etmeksizin göreceli olarak güçlü görünen, silahı olan bir varlığın yine göreceli olarak zayıf, silik olan bir diğerine tarih boyunca şiddet uyguladığını çizmeye çalıştım. Ama asıl meselem de bu değil aslında. Bunu hepimiz kabul ediyoruz çünkü. Benim için daha önemli olan bu şiddete tanık olan kişinin konumu. Güçlü ise zaten vurup ezecek zalim olanı ama ya güçlü değilse. Üstüne üstlük korkak ise ve geçmişten gelen ağırlıklarla yaralı ise nasıl vicdanını teskin edecek. Aslında bütün bunlar sessiz kalması için bir sebep değil mi? Oysa ki sanat ile kurduğu ilişkiden dolayı kendini ve varoluşu bambaşka algıladığı için Hayati hepimiz adına bir suçu üstleniyor. Bizi arındırmak için İsa gibi kendini feda ediyor aslında. Burada bir dişil ya da eril üstünlüğü yok. Filmi sırf bu açıdan okumak çok ön yargılı ve sığ bir okuma maalesef.

Filmdeki kadın karakterlerin erkek karakterler kadar derinlikli olmadığı yönünde birtakım eleştiriler de oldu. Bu görüşlere katılıyor musunuz?

Bu tam olarak yukarıda ifade etmeye çalıştığım sinemanın sosyal gücü ile ilgili bir mesele. Eğer derdim sırf toplumsal bir meseleyi anlatmak olsaydı, sosyolojik olarak bütün karakterleri ayrı ayrı tasarlayıp bütün meselelere parmak basmaya çalışırdım. O zaman da ortaya ne şiş yansın ne kebap misali herkesin razı olduğu bir film çıkardı. Bu bir sanat eseri özelliği taşır mıydı? Hiç sanmam. Oysa ki ben Hayati’yi anlatmaya/anlamaya çalışıyorum. Yaralanmış ve hadım edilmiş bir karakterin iradesini bularak ve bütün toplumun da günahını yükleyerek var olma hikâyesini resmetmeye çalıştım. Bu karakteri neden erkek olarak algılıyoruz ki? Bu bir kadın da olabilir. Filmdeki bir kadını izlerken taşıdığı insani bir duyguyu algılamaya çalışırken olaya bir erkek olarak yaklaşmam ben mesela. Kaldı ki diğer erkek karakterler, yani Ahmet, Turgut ve kasabadaki figürasyonun neresi daha derinlikli? Hangisinin duyguları ya da varlıkları Yaprak’ın ya da Serap’ın varlıkları kadar etkili Hayati üzerinde?

Her şey bir yana bu feminist okumaları yapan arkadaşlar Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı adlı filmini izlerken de “Yaa Meral’i bir resimden bile değersiz çizmiş yönetmen. Halil ise çok derin” şeklinde mi bakıyorlar olaya. Ya da Dostoyevski Suç ve Ceza’da kadını tefeci olarak gösteriyor. Raskolnikov’u ise bir dürüstlük abidesi diye mi eleştiriyorlar. Yaprak tam olarak ne istediğini bilen bir karakter ve kendini de en doğru şekilde ifade ediyor. Bir ahlaksızlık da yapmıyor. Serap da aslında öyle güçlü bir karakter ama tercihleri farklı. Biri doğru ya da diğeri yanlış değil. Hayati gibi bir karakterin dünyasına, bu ataerkil kasaba ortamında farklı boyutlarıyla etki ediyorlar sadece. Bir Etiler ya da Nişantaşı hikayesi değil bu. Taşranın sıkıcılığı, tek düzeliği ve değişimi kolay kabullenmeyen muhafazakâr dünyasında var olmaya çalışan, sadece kadına değil zayıf olarak ezilen her canlıya karşı da kendini sorumlu hisseden bir sanatçının varoluş serüveni bu.

Çok teferruatlı bir konu olsa da para, varlığı veya yokluğu ile edebiyat, şiir ile olan ilişkisini nasıl şekillendirir? Ceviz Ağacı‘nda da İsmet Özel’in ses kayıtlarında bu konuya bir vurgu vardı.

Para ya da kapital, şiiri ve hakiki sanatı sevmez. Herkesin bildiği ama kabul etmek istemediği bir noktadır bu. Sonuçta para tüketilebilen, kendisini vererek karşılığında onun tahtına oturabildiği yani satın alabildiği iktidar alanlarını sever. Şiir, tüketilebilen satın alınabilen bir değer olmadığı için bütün zamanlar boyu yaşayacak ve ayağa düşmeyecek bir şahsiyete sahip. İsmet Özel’in konuşmasındaki gibi şairlerin görünmemesine ya da sayılarının azlığına bakılmamalı. Para satın alabilseydi onları zaten sayıları ve örnekleri daha çok artardı. İyi ki böyle. Yani şiir ya da sanat karın doyurmaz meselesi doğrudur. Çünkü karna hitap etmez şiir. Karnı doyuran onun etrafında oluşturulan pazar ve algıdır. İyi film de aslında karın doyurmaz ve acılarla ortaya çıkar ama kapitalizm o kadar akıllıdır ki zaman içinde değer kazanan o eserden de sahibi öldükten sonra mirasyediler aracılığı ile kâr etmeyi çok iyi bilir.

Modernite üzerine temellenen bir algı dünyasında “tıkanmış aydın” ve “üreten sanatçı” zıtlığı sizce hangi alanın tartışma konusu? Bu zıt ilişkiyi sosyolojik, felsefik, iktisadi mi yoksa politik iklimler bağlamında mı ele almalıyız?

Şüphesiz ki her açıdan ele almak en doğrusu. Çünkü tıkanmış sanatçı ya da aydın, sosyolojik dünyamızı da felsefik ve iktisadi dünyamızı da totalde kısırlaştırır. Bizleri daha hödük, odun, kadir kıymet bilmez, bencil, agresif, neyden zevk alacağını bilmeyen başı boş mahluklar haline getirir. Herkesin ufuk açan aydına, yaratan ve hayatta kalmak için direnen sanatçıya ihtiyacı var hatta en çok bunlardan bihaber olanların ihtiyacı var desek yeridir.

4-6 Aralık tarihlerinde üçüncüsü düzenlenecek olan Dostluk Film Festivali hakkında, henüz bu festival ile tanışmamış olan seyirciye neler söylemek istersiniz?

Dostluk Kısa Film Festivali 2018’de başlattığımız bir çalışma. Ben film formları içinde şiire ve sanata en çok kısa film formunu yakın görüyorum. Para ve kapital ile ilişkisi en az olan form bu. Ayrıca ortaya çıkması da gerçek anlamda dostluğa özellikle de sanat ve sinema dostluğuna bağlı. Bu sebeple festivali tasarlarken kısa film ve dostluk tanımları kolayca yan yana geldi. Bu başlığa gelmemizdeki bir diğer sebep de siyasetin ve politikanın yoğun ayrıştırma özelliği. Sanatçılar ve sinemacılar bundan çok zarar görüyor maalesef. İstedik ki ayrışma ve çatışmalar bir yana bırakılsın ve sırf dostluk ve sinema adına bir araya gelip güzel filmler izleyelim, içimizdeki iyiyi büyütelim. Belki bu vesile ile saçma sapan bir anda ve herhangi bir sebeple ortaya attığımız nefret ve kin merkezli söylemlerimizden dolayı utanır ve açtığımız yarayı tamir etmek için bir fırsat yakalarız.

Srebrenitsa Anneleri, Yeryüzü Doktorları gibi önemli TRT çalışmalarınız oldu. Benzer projeleriniz yine olacak mı?

Kadri bilinseydi devam ederdik tabii ama kurumlardaki memur insanlar ile sahadaki sanatçıların duyarlılıkları birbiriyle örtüşmüyor çoğu zaman. Doğru ve yetkin danışmanlarla çalışılmadığı için de emek verilen birçok güzel çalışmanın devamı gelmiyor. TRT2 en azından şimdilik bazı boşlukları dolduruyor. Umarım TRT ve TV kanalları sadece raytingi ve geçici siyasi söylemleri bir kenara bırakıp yıllar geçse de kültür sanat hayatımıza, fikri, ahlaki, sosyal yapımıza sahici anlamda katkı sağlayacak eserlerin yapımına yönelir. Zira yeni neslin sürüklendiği ve bilgiden, kültürden yoksun, içi boş hamasi söylemin uzun vadede faydası yok.

 

Alpaslan Paşaoğlu

Uzun zamandır konargöçer bir Egeli olarak İstanbul’da yaşamaktadır. Radikal, Fil’m Hafızası, arthis, Havayolu 101 başta olmak üzere çeşitli mecralarda yazıları yayınlanmıştır. Farklı alanlarda senaryo ve belgesel çalışmaları bulunmaktadır.

 

You May Also Like

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close Bitnami banner
Bitnami