Öldürülen Kadınların Katili Biz Olabiliriz – Söyleşi – Saliha Sultan

İstanbul Film Festivali’nde yarışan ‘Ceviz Ağacı’ filminde öldürülen kadın karakterinin adını vermeyerek, katilin kim olduğunu saklayarak kadın cinayetleri meselesine farklı bir bakış açısı sunan yönetmen Faysal Soysal: “Ben ölen şu, öldüren bu diye bakmıyorum meseleye. Bütün kadınlar öldürülüyor. Klişeleri kullanarak, polisiye bir eser ortaya koymak istemedim. Soruyu kendime sormak istedim. Acaba katil biz olabilir miyiz?”

SALİHA SULTAN | KARAR

‘Üç Yol’ filmi ile sinema dünyasında adından sıkça söz ettiren, ‘Srebrenitsa Anneleri’ belgeseli Bosna dramına ışık tutan yönetmen Faysal Soysal’ın ‘Ceviz Ağacı’ filminin ilk gösterimini 39. İstanbul Film Festivali’nde izleme şansı buldum. Bir darbe travmasından kadın cinayetine uzanan filmin yönetmenini de festivalde yakalamışken KARAR okuyucuları için sohbet ettim. Beş gündür aranan ve ne yazık ki dün cesedi bulunan Pınar Gültekin cinayetiyle sarsıldığımız bir anda filmde kimliğini açıklamadığı kadın cinayeti üzerine de sohbet ettiğim Soysal, katilin ve ölen kadının kim olduğunun önemi olmadığını, seyirci kaldığımız için bütün kadınların öldürüldüğünü, katilin kendimiz de olabileceğini söylüyor.

Şu an İstanbul Film Festivalinde yarışan Ceviz Ağacı filminizin ilk gösterimini izleme şansı buldum. Etkileyici bir darbe travması hikayesi… Bu senaryoyu yazma ve filme aktarma fikri nasıl ortaya çıktı?

Bundan önce Üç Yol’u yapmıştım. Sen de hikayesine ve sonraki sürece vakıfsın. Oradaki bir karakterin, Hatice Anne’nin belgeselini yaptım daha sonra, ‘Kayıp Zamanlar’.  Hatice Anne’nin bizi tanıştırdığı Saliha Anne, Osmanoviç vardı, TRT’ye yaptığım ‘Srebrenitsa Anneleri’ belgeselin birinci bölümünde yer aldı. Onunla uzun uzun röportajlar yaptık ve beni duygusal olarak yoran, karakterimi de etkiledi o süreç. Ona “Komşularınızla görüşüyor musunuz?” diye sormuştum. Bana, “Onlarla ne görüşeceğim Faysal. Burada benim çocuklarım onların gözlerinin önünde öldürüldü? Gelip bunlar Müslüman diye evimizi onlar gösterdiler. Kızlarımıza tecavüz edildi. Şimdi bana selam veriyorlar, nasıl alayım? Dişim ağrısa en yakındaki onların hastanesi. Gitmiyorum. En uzaktakine gidiyorum” diye cevap verdi. Bu beni çok etkiledi.

Birileri hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor…

Devam ediyorlar evet. Bir şeye sebep ve tanık oluyorsun. Beni tanıklık kısmı daha çok ilgilendiriyor. Bunları görüyorsun ve daha sonra başını yastığa rahatça koyup uyuyabiliyorsun. Bu nasıl oluyor? Ve bizim, modern dönemde hepimizin cevap vermesi gereken bir soru bu. Bir kumandanın tuşu ile haberlerden haberlere geçiyoruz. Yemen’de şu an çocuklar açlıktan ölüyor. Somali’de açlıktan ölen çocuklarla konuşuyoruz. Bu dünyanın sonu olmayacaksa nesi olacak?

Evde anneleri tarafından “Afrika’da çocuklar aç diye” doyurularak büyütülen birkaç kuşak var bu ülkede…

Var. Ve benim hatırladığım, ben de köy çocuğuyum. Yoksullukla sınandım. Günlerce mercimek yediğimizi hatırlarım, makarna en lüks yemeğimizdi. Ama annemin şu cümlesi kulağımdan çıkmaz: “Oğlum yeryüzünde açlıktan kimse ölmemiştir, açlıktan korkmayın, Allah mutlaka rızık gönderir.” Ama böyle değil, açlıkla ölüyor çocuklar Afrika’da, Yemen’de, kendi gözümle gördüm. Allah bunlara rızık göndermiyor mu? Ya da soru şu, Allah bizi mi sınıyor? Üç yol filmimde kadın intiharları da vardı. Gittikçe kadına şiddet arttı. Yeryüzünde problemler arttı ama insanlar her zaman politik, siyasi bir sebep bularak gözlerini kapattılar bu yapılanlara. Katliamlara, açlıklara, savaşlara, mültecilere… Ama eminim ki birçok insanın kendisine sorma cesareti olursa bu göz kapatmanın yanlış olduğunu anlayacaktır. Benim filmde sormak istediğim bu soru.

MESAJ VERME DERDİM YOK, İNSANI ANLAMAYA ÇALIŞIYORUM

Film bir darbe travması üzerine kurulu, sonu ise kadın cinayeti ile bitiyor. Kadın cinayeti kısmına sonra geleceğim. 12 Eylül darbesinden bir baba figürünüz var, o dönem yaşadığı travma oğluna miras kalmış. Sana göre biz bu darbe travmasıyla yüzleşmedik mi toplum olarak? Kırk yıl geçti üzerinden…

Az önce konuştuğumuz meselenin devamı bu aslında. Darbe, kadın cinayetleri bizim özeleştirisini yapmadığımız konular. Kırk yıl geçti, doğru. Ama biz her zaman darbeyi ‘sol görüşlü, muhalif’ insanlardan dinlemeye, okumaya çalıştık. İçeriden bir öz eleştiri yapmadık bence. Neden bir Müslüman, bir asker çocuğu, polis çocuğu öz eleştiri yapmıyor? Bu anlamda bir ilk tür. Bir gardiyanın hikayesini anlatıyorum ben.

Ama filmde hiç ideolojik bir cümle yok…

Evet yok. Benim bir mesaj vermek meselem de yok. Şiir yazarken de böyleyim, film yaparken de. Özel bir mesajım olsun, kendi ideolojik görüşümü, inancımı dayatayım diye bir şeye girmem asla. Bu çok süfli, ucuz, esere de zarar veren bir yaklaşım. Ben insanı anlamaya çalışan bir yaklaşım içerisindeyim. Darbe dönemindeki katliamları, işkenceleri gören o gardiyanlar neler yaşadı? Onların çocukları nasıl baba diyor onlara? Biraz daha naifim, çünkü bütün gardiyanlar kötü değil. Darbe dönemindeki bütün herkesin kötü olduğunu da söyleyemeyiz. Silah belki başlarına dayanmıştır vs. Bunun bir bedeli yok mu ama? Bunun da bir bedeli var. Gardiyan Recep bunun bedelini oğluyla ödüyor. Kendini asarak kurtulamıyor. Daha büyük bir bedel ödedi, yepyeni bir nesil bu travmayı yaşamaya devam ediyor. Orada işkence gören solcuların, sağcıların çocukları babaları işkence gördükleri için nasıl bir travma yaşadılarsa, işkencelerden sonra hayata dönemeyip evlatlarına oğlum diye sarılamadı o insanlar korkuyla… O işkenceleri yapanların çocukları da bir bedel ödüyor. Ama bunu görmüyoruz biz, işte ben Hayati’nin penceresinden göstermeye çalıştım.

SİNEMA YENİ BİR SANAT, OKUMAKLA DERİNLEŞEBİLİRİZ

Bir yönetmen olarak insanı anlama çabanı filmde edebiyatın gölgesinde takip ettim. Oğuz Atay Korkuyu Beklerken kitabı, Hasanali Toptaş, Sadık Hidayet gibi yazarların kitaplarını görüyoruz. İzleyiciye vermek istediğin, travmaları atlatmanın, insanın kendini, başkasını anlamasının yolu edebiyat metinlerinden mi geçiyor?

Benim yine özel bir mesaj algım yok ama Türkiye’de yaşayan biri olarak kendi entelektüel, aydın, mütefekkir olma meselemizin edebiyattan geçtiğini düşünüyorum. Edebiyatımız, bahsettiğin yazarlarla bizim kendi toplumumuzu anlamamızın ipuçları. Sinema çok yeni bir sanat. Kendi gizli hazinemizi ancak okumakla derinleştirebiliriz. Bu yüzden Hidayet bir öğretmen.

Yazmaya çalışan biri de…

Aslında yazarak Türkiye’de var olmaya çalışan entelektüel aydınımızın bir figürü o. Hepsi bir şey yapmaya çalışıyor, inanıyor ama yapamıyor. Bunun sebebi belki eşiyle olan problem, babası ile olan travma… Ama aslında diğer insanların da travmaları buna benzer, herkesin geçmişten getirdiği yükleri, birikimleri var.

Yazsa kurtulacak hissini çok güzel vermişsin.

Nitekim sonunda da yazabildi. Ama bu yazmanın da bir bedeli var işte. Senaryoyu yazarken çok etkilendiğim yazarlardan biri Rollo May idi, ‘Yaratma Cesareti’. Hakikaten, yaratma, eser verme kolay bir şey değil. Hayati bunu tam başardığında hayatını kaybediyor neredeyse, her şeyi alt üst oluyor. Karısını kaybediyor, kendini kontrol edemeyerek bambaşka bir şeylere sebep olabiliyor ve kendine uzlet alanı olarak yazmayı tercih ediyor. Yazma ihtiyacı onu bırakmıyor.

Babasının kendisini astığı Hayati’nin sürekli kesilmekten kurtardığı ağaç da var. Sufi edebiyatta ceviz ağacının gövdesi insanı, meyvesi beyni yani fikri ifade ediyor diye biliyorum. Cenk Ertürk’ün Nuh Tepesi filminde de bir ağaç hikayesi var, bir yakınlık gördüm iki film arasında…

Bu ağacın doğrudan bir şeyi temsil ettiğini söyleyemem ama birçok şeyi temsil edebileceğini söyleyebilirim. Zaten sanat eserinde de böyledir. Her okuyucu onu başka türlü okur. Kimisi ağacı Hayati’nin babası olarak görebilir ama ben Hayati’nin kendisiyle özdeşleştiriyorum. Sebep arıyor yeşermek için ama bulamıyor.

filmden

ÇEHOV’UN TÜFEĞİ PATLAMAK ZORUNDA DEĞİL

Tam yeşerdiğinde bir ölüm oluyor, Hayati kesmeye çalışıyor ama vazgeçiyor sonra? Neden?

Evet, Hayati’nin annesi ölüyor. Onu kaybedince sinir anında onu kesmeye çalışıyor. Herkes keseceğini bekliyor ama benim kesmememde bir itiraz var, Çehov’un tüfeğine itiraz ediyorum. Senaristler onun ağacı kesmemesini bir kusur olarak görebilirler, bu ağaç kesilmeliydi, Çehov’un tüfeği gibi patlaması gerekiyordu diyebilirler. Ondan sonra bütün aşkınlığını göstermeli diye düşünebilirler. Hayır, ben tersini yapmak istedim. Tüfek var ama patlamak zorunda değil. Hayati bu döngüden başka türlü çıkabilir.

Hayati intihar edecek diye bekledim ben…

Hikaye öyle gibi görülüyor. Hatta şöyle bir şey oldu çekimlerde, annesinin cenaze sahnesinde oranın, Göynük’ün gerçek imamı oynadı. Setteki arkadaşların intihar denemiş, ip hazırlanma sözlerini duyuyor. İkindi namazından sonra sizle görüşebilir miyiz dedi, tamam dedim. Ziyaretine gittim, çok üzülmüş “Ya intihar dinimizde haram, ben de rol aldım, Akşemseddin Hazretleri, Göynüğümüz için doğru mu?” dedi. Yok hocam, intihar yok merak etmeyin dedim. Sonuçta intihar etmedi, bu sanatçının hayatla ilgili umudunu gösteren bir şey bana göre. Sanatçı aslında tamamiyle umutsuz değildir. Baudelaire ‘Kötülük Çiçeklerini’ yazarken umutsuz değildi. Hasanali Toptaş’ın son romanı örneğin, hiç umutsuz değil aslında…

Hasanali Toptaş’ın son romanı ile filmin çok örtüşüyor. O da seyircilik halini konu ediniyor çünkü ‘Beni Kör Kuyularda’ romanında. Senin karakterin de, gözünün önünde olup hiçbir şey yapmadığı şeyler için bir bedel ödemesi gerektiğini düşünüyor…

İnsan nereye kadar seyirci kalacak? Bunu hep konuşurduk Hasanali Toptaş’la. Medya muazzam bir şekilde seyirci üretiyor çünkü, buradan para kazanıyor. Filmden filme, haberden habere gezen bir seyirci üretiyor.

Hemen burada yine Hayati’ye dönelim. Çocukluğundan gelen travma onu naif, karısı içinse ‘pısırık’ bir adama dönüştürmüş. Filmin sonunda ise rüya gerçek arası bir kadın cinayetini konu ediniyorsun. Ölen kadının adı yok. Cinayetin katili kim belli değil? Neden sakladın? Bugün de gündem yine maalesef bir kadın cinayeti…

Çünkü ben katil şu, ölen bu diye bakmıyorum. Ben bütün kadınlar ölüyor diye bakıyorum. Ya da bütün mazlumlar, daha güçsüzler. Öldürene de diyorum ki, bütün güçlüler, eline imkan geçiren otorite öldürüyor diye bakıyorum. Bu benim için daha derin ve yaralayıcı bir şey. Klişeleri kullanarak, bir katil, polisiye bir eser ortaya koymak istemedim. Soruyu kendime sormak istedim. Acaba katil biz olabilir miyiz? Tanık biz olabilir miyiz? Başta katil Hayati sanılıyor…

Toptaş romanında Güldiyar’ın başına ne geldiğini asla anlatmıyordu. Hep seyirciydik…

Önemli değil ki kim olduğu… Bu bir katarsis. Bizim trajedimiz iyi kötü savaşı değil ki… Mesela Yaprak olduğu düşünülüyor ölenin. Hayati’nin karısı. Ben olabildiğince onu da haklı göstermeye çalıştım. Ben Yaprak olsam, Hayati gibi bir erkekle yaşamak istemem, katlanamam. Ve Yaprak onu aldatmıyor aslında, tevessül etmiyor, resmi yoldan boşanmaya çalışıyor.

Zaten mahkeme sahnen de etkileyici. Hayati içeride kendisinden ayrılmak isteyen karısını sevdiğini söylüyor. Sakinler. Koridora çıktıklarında ise kendisinden ayrılmak isteyen kadına saldıran bir erkek figürü görüyoruz.

Zaten o sahne, kahvedeki insanların konuşmaları, yan olaylar toplumdaki algının nasıl olduğuyla ilgili ipuçları veriyor. O saatten sonra ölen kadının kim olduğu hiç önemli değil…

filmden

ŞİDDETİ SANATLA ÇÖZEBİLİRİZ

Bugün bir cinayet haberini okuduk. Kim olduğunu biliyoruz, katili biliyoruz. Sana göre bu taşlar yerine oturduğunda duyarsızlaşıyor muyuz?

Tabii. Hukuk birini cezalandırıyorsa bitiyor belki zihinlerde. Ama üç beş gün sonra o aynı adam dışarıda olabiliyor. Dayak attığı kadını gidip öldürebiliyor. Bununla ilgili elimizde tonlarca vaka var. Hukuk bunun çözümü değil… Ben filmde şunu iddia ediyorum aslında, siz dilediğiniz kadar kadınlara şiddet yapan, öldüren adamları atın hapse bu iş çözülmez.

Nasıl çözülür?

Sanatla çözülebilir. Bizim kendi kendimize soru sormamızla, mesuliyet hissetmemizle çözülür. Sorumluluk alarak çözülebilir. Karıyla kocanın arasına girilmez diyoruz örneğin. Böyle çözemeyiz. Hayati’ye babası ‘İnsan kıyamet günü acaba sadece yaptıklarından dolayı mı hesaba tutulacak, yoksa yapmadıklarından dolayı mı?’. Soru bu. Vicdani bir bedel ödemeden asla arınamayacağını düşünüyor Hayati. Biz tanık olduklarımızın bedelini ödüyor muyuz? Mesele bu.

ÖDÜL ALAN FİLMLER BİRBİRİNE BENZİYOR

Hayati, yazdığı hikaye kitabı ile ödül almış fakat sonra yazmaya ara vermiş bir yazar karakteri. “Ben başvurmamıştım ama onlar lütfetmişti” diyor ödülü için. Peki siz ne düşünüyorsunuz yarışma ve ödül konusunda şu an filmi festivalde yarışan bir sanatçı olarak?

Geçmişte, mesela İkinci Yeni döneminde şairler yarışmalara eserlerini göndermiyor, çünkü şiir yarıştırılmaz, sanat da yarıştırılmaz. Ama tabii ki sinema filmlerini gösterdiğimiz alanlar festivaller. Ancak buralarda izleyiciyle buluşup, kendini ön plana çıkarabiliyor filmlerimiz. Ama benim yarışmalarla ilgili kötü bir talihim var, Üç Yol filmim farklı ideolojik sebeplerle döneminde birçok yarışmaya alınmadı. Bu acıtıcı bir şey. Ceviz Ağacı filmim yarışıyor festivallerde. İnsan tabii ki ister filmi ödül alsın, almadığı takdirde üzülmüyorum ben artık. Eskiden üzülebiliyordum. Subjektif bir şey çünkü bu, jürinin tercihi başka türlü olabiliyor. Bir handikap da, maalesef artık festivaller tek tipleşti. Hepsinin ödül verdikleri filmler birbirine benzer filmler olabiliyor. Bu bir dönem Avrupa sanat sinemasının, İran sinemasının da geldiği nokta. Minimal, yalın hikayeler aslında moda oldu. Ben trende, modaya uymayı hiçbir zaman sevmedim. Üç Yol filmim hala izleniyor, çok güzel karşılık alıyor. Çok ödül alıp, sonra kimse dönüp bakmasaydı ben daha çok üzülürdüm. Birilerinin gözüne hoş görünme gayesinde değilseniz, samimiyseniz ve yarın o filmin hiçbir sahnesinden utanmayacaksanız bence o film zaten zamana kalacaktır. Bu en büyük mirastır. Ama ödül de gelirse ne ala, çok emek veren ekip sevinir.

https://www.karar.com/oldurulen-butun-kadinlarin-katili-biz-olabiliriz-1576076

About the Author: admin

You May Also Like

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.