Yapmadıklarımızın Hesabı Ne Olacak? – Gülcan Tezcan

GÜLCAN TEZCAN / gulcantezcann@gmail.com

İlk filmi Üç Yol’dan yedi yıl sonra bu kez bir taşra hikâyesi Ceviz Ağacı ile seyirci karşısına çıkan Faysal Soysal, bu hafta Ankara Film Festivali’nde yarışacak olan filmde üzerimize giydirilen kimlikler, toplumsal beklentiler konusunda esaslı sorular soruyor. Ana karakter Hayati, yaşadığı kasabada eşinin rahat halleri yüzünden kahvedeki adamlar tarafında sık sık sözle tariz edilen, ‘erkek’liği dile düşmüş bir öğretmen. Baskın bir kişiliği olan Yaprak, sıkışıp kaldığı bu küçük yerde son derece mutsuz. Hayati’nin evlenirken geçici bir süre kasabada yaşayacaklarına dair verdiği sözü tutmaması üzerine boşanmak istiyor. Annesinin hasta oluşu ise Hayati’nin elini kolunu bağlıyor ve Yaprak ile annesi arasında bir tercih yapması gerektiğinde annesini seçiyor. Annesinin bakımını üstlenen ve özenle bütün ihtiyaçlarını karşılayan kahramanın bu yönüyle takdir görmesi gerekirken eşinin anlayışsız ve bencil tavrı ilişkiyi açmaza sürüklüyor.

KADINDAN ‘KÖTÜ’ OLMAZ MI?

Burada önemli olan noktalardan biri entelektüel anlamda hayli donanıma sahip olmasına ve yazma konusundaki çabasına rağmen Yaprak’ın, eşini sürekli yetersizlikle suçlaması. Hikâyedeki çatışma ağırlıklı olarak ‘mutsuz’ ve ‘problem çıkaran’ eş üzerinden ilerlediği için filmi izleyen feministler bu anlatıdan hayli rahatsız oldu. Zira yıllardır kendileri bu kadın tipolojisini olumlayan, idealize eden, güzelleyen öyle çok filme alkış tuttular ki Ceviz Ağacı’nda böyle bir karakterin çatışmanın kaynağı olmasını tepkiyle karşıladılar. Sanat, sinema özgür bir alan değil mi? ‘Hayatta ne varsa filmime, oyunuma yansıttım’ diyenler neden böyle bir kadın karakteri kabul edilemez buluyor? Garip!

ŞİDDET İLE İNŞA EDİLEN ERKEKLİK

Halbuki Ceviz Ağacı, toplumsal cinsiyet konusunda çok önemli bir noktaya işaret ediyor. Hayati’nin pısırıklığı, karısına söz geçirememesini alay konusu yapan kahvehane ahalisi aslında karısına şiddet uygulamadığı için onun erkekliğini yetersiz buluyor. Dolayısıyla Hayati’den beklenen de ‘gerçek bir erkek’ gibi davranarak karısına terbiye vermesi. Aynı kasabada büyüse de bu yaklaşıma sahip olmayan genç adam hem aile sorunlarını çözmeye, hem de babasından tevarüs eden ve giderek yük haline gelen travmasının üstesinden gelmeye çalışıyor. Umudunu canlı tutan şey ise sabırla yeşertmeye çalıştığı ceviz ağacı.

Yönetmen Faysal Soysal’ın tek meselesi kadına şiddet değil aslında. Bunu da bir röportajındaki şu ifadelerinden anlıyoruz:

“Hayati’ye babası ‘İnsan kıyamet günü acaba sadece yaptıklarından dolayı mı hesaba tutulacak, yoksa yapmadıklarından da mı sorguya çekilecek?’. Soru bu. Vicdani bir bedel ödemeden asla arınamayacağını düşünüyor Hayati. Biz tanık olduklarımızın bedelini ödüyor muyuz? Mesele bu.” Çünkü gardiyan olan babası 12 Eylül sonrası en yakın arkadaşı işkenceyle öldürülürken engel olmadığı için bu ölümden kendini sorumlu tutup intihar ediyor.

Karısıyla yaşadığı gerilim, kasabalının üzerinde artan baskısı, annesinin acısı daha çok tazeyken Yaprak’ın bir gece vakti eşyalarını toplayıp başka bir adamla çekip gitmesi bugün pek çok cinayette benzerini duyabileceğimiz cinsten gerekçeler. Ancak Hayati karısını öldürmeyi defalarca aklından geçirmekle beraber hiçbir zaman düşündüklerini fiiliyata dökmüyor. Bu bile onun için kabul edilemez bir durum. Üzerine çöken tek vicdan azabı bu da değil. En sevdiği arkadaşı Ahmet’in sevgilisi Serap’a olan önüne geçemediği ilgisi bir yanlışa düşme korkusunu da büyütüyor içinde. O yüzden şahit olduğu ancak önleyemediği bir cinayeti üstlenerek kendince bir çıkış yolu buluyor. Tam da Pınar Gültekin cinayetinin olanca dehşetiyle konuşulmaya devam ettiği günlerde filmde de benzer şekilde bir kadının öldürülüp yakılması seyirciyi bir kez daha sarsıyor. Zaten Hayati de “Şu hayatta gözümün önünde olup da müdahale etmediğim, edemediğim neler olmadı ki… Sadece yaptıklarımdan değil yapmadıklarımdan da sorumlu olduğumu biliyorum artık. Suçluyum ben herkes kadar belki daha fazla.” diyerek sessiz kaldığı bu cinayetin sorumluluğunu üstleniyor. Necip Fazıl’ın Reis Bey adlı eserindeki cümleler geliyor aklıma Hayati’nin bu tavrı üzerine düşünürken. Reis Bey, o çarpıcı tiradında“Artık bütün mantık hesaplarımı kaybettim! Hem de öylesine kaybettim ki, Amerika’da bir cinayet işlense de dünya çapında bir ses sorsa, ‘katil kim?’… ‘benim!’ diye haykırabilirim! ” der içi yanarak. Hayati de ömründeki bütün düğümleri çözmek için ‘katil’ damgası yemeyi kabulleniyor. İşin garibi onunla dalga geçen kasabalı, cinayet haberi duyulduğunda eninde sonunda karısına cezasını verdiğini düşünerek Hayati’nin önünde saygıyla iki büklüm oluyor. Yönetmenin küçük oyunu bizim bile algımızın nasıl şekillendiğini ortaya koyuyor. Cinayet haberi sonrası yolda yürürken yanından geçen bir adam omuz attığında Hayati’nin bir an öfkeli dönüşüyle adamla kavga edeceğini zannediyoruz. Ancak adamımızın tabiatı değişmiyor, bir anda gerileyip özür diliyor ve yoluna devam ediyor. Hasılı kelam toplumsal sorunları tartışmak için ahkam kesmeyen, anlamaya ve çözümlemeye çalışan bu türden yapımlara daha çok ihtiyacımız var. Eline sağlık Faysal Soysal.

https://m.aksam.com.tr/amp/cumartesi/yapmadiklarimizin-hesabi-ne-olacak/haber-1107196?fbclid=IwAR0huvGDE2-oYXksso8G52OhOcUTt5LZNRbF6Yz7zcHwFgnJVD-1-E-hXv8055

About the Author: admin

You May Also Like

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir